T.C.

YARGITAY

19. HUKUK DAİRESİ

E. 2009/3260

K. 2010/514

T. 25.01.2010

DAVA : Taraflar arasındaki ipoteğin fekki davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne, kısmen reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı vekili ile davalılardan F. Finansal Kiralama A.Ş. vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.

KARAR : Davacı vekili, müvekkili şirketin davalı M. A.Ş. ile diğer davalı şirketler arasında düzenlenen 05.04.2000 tarihli 8522 yevmiye numaralı Finansal Kiralama Sözleşmesi’nin teminatı olarak taşınmazını ipotek ettirdiğini, 4 yıllık sözleşme süresinin dolması ve kira bedellerinin ödenmesine ve hatta bu konuda ihtarname de çekmelerine rağmen, taşınmazına yeniden ipotek koyarak Şnansal mal kiralandığını, hukuka aykırı konulan ipoteğin kaldırılması için çektikleri ihtarnameye cevap vermediklerini ileri sürerek mülkiyeti müvekkil şirkete ait taşınmazı üzerine konulan ipoteğin kaldırılmasını talep ve dava etmiştir. Davalı M. A.Ş. vekili, davanın müvekkili açısından husumetten reddi gerektiğini belirtmiştir.

Davalı F. Finansal Kiralama A.Ş. vekili, HUMK’un 9. maddesi gereği İstanbul Asliye Ticaret Mahkemelerinin yetkili olduğunu belirterek yetki itirazında bulunmuş, esas savunmasında ise, davacının imzaladığı 31.03.2000 tarihli 1117 yevmiye no’lu ipotek belgesinden anlaşılacağı üzere teminat ipoteği olup, bu ipoteğin M. A.Ş’nin müvekkil şirkete boş imzaladığı ve imzalayacağı Finansal Kiralama Sözleşmelerinden dolayı doğmuş ve doğacak borçlarının teminatını teşkil etmek üzere tesis edildiğini, sözleşme süresinin 4 yıl olduğu ve bu süre içinde iki tane daha Finansal Kiralama Sözleşmesi imzalandığını ve onların da teminatını teşkil ettiğini belirterek, davanın reddi gerektiğini savunmuştur.

Mahkemece dosya kapsamına göre, davalılar F. A.Ş. ile M. Sağlık Hizmetleri A.Ş. yönünden davanın husumet yönünden reddine, diğer davalı

F. Finansal Kiralama A.Ş’ye karşı açılan davanın kabulüne, 434.81.-TL’nin davalı F. Finansal Kiralama A.Ş. adına davacı tarafça depo edilmesine, bu miktar depo edildiği takdirde dava konusu Datça Marmaris yolu 258 ada, 1 no’lu parsel üzerindeki ipoteğin terkinine karar verilmiş, hüküm davacı vekili ve davalıların F. Finansal Kiralama A.Ş. vekilince temyiz edilmiştir.

1- Davalı F. Finansal Kiralama A.Ş’nin temyizi yönünden dava konusu ipoteğe ilişkin resmi senete, imzalanmış ve imzalanacak Finansal Kiralama Sözleşmelerinden doğan borçların ipotekle teminat altına alındığı anlaşılmaktadır. İpotek 4 yıl süreli olarak düzenlenmiştir. Bu durumda mahkemece ipotek süresi içinde düzenlenmiş olan tüm, Finansal Kiralama Sözleşmelerinden doğan ve dava tarihi itibarıyla oluşan borçlar gözetilmek suretiyle uyuşmazlığın çözümlenmesi gerekmektedir. Somut olayda, dava tarihi itibariyle bir kısım sözleşmelerden dolayı borç olduğu saptandığına ve davacının bu borçların depo edilmesi suretiyle ipoteğin fekki yönünde bir talebi de bulunmadığına göre, davanın reddi gerekirken, HUMK’un 74. maddesine aykırılık oluşturacak biçimde yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.

2- Davacının temyizi yönünden; davalılardan F. A.Ş. kendisini vekille temsil ettirmediği halde bu davalı yararına vekalet ücretine hükmedilmesi doğru olmadığı gibi, davalı M. Sağlık Hizmetleri A.Ş. yönünden husumet nedeniyle red kararı verildiğine göre, bu davalı yararına maktu vekalet ücreti yerine, nisbi vekalet ücretine hükmedilmiş olması da doğru görülmemiştir.

SONUÇ : Yukarıda (1) no’lu bentte açıklanan nedenlerle hükmün davalı F. Finansal Kiralama A.Ş. yararına, (2) no’lu bentte belirtilen sebeplerle davacı yararına BOZULMASINA, bozma nedenine göre davacının öteki temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, peşin harcın istek halinde iadesine, 25.01.2010 gününde oybirliğiyle karar verildi.

T.C.

YARGITAY

1. HUKUK DAİRESİ

E. 2009/12567

K. 2010/3259

T. 23.03.2010

DAVA : Taraflar arasında görülen davada; davacı, paydaşı olduğu 575 ada 22 parsel sayılı taşınmazdaki payını diğer paydaşlarla birlikte davalıya satış suretiyle devrettiklerini davalı Üniversite Mütevellisi Yücel’in davaya konu yeri üniversite kampüsüne eklemek isteklerini ve yerin satılmaması halinde kamulaştırma yetkilerinin olduğunu belirterek baskı yaptığını, ayrıca yaptığı ön araştırma neticesinde taşınmazın tamamı için 6.000.000 Dolar teklif ederek bu rakamı kendisine kabul ettirdiğini, oysa rayiç değerin bu rakamın çok üzerinde olduğunu, davalı beyanlarının hile teşkil ettiğini, hayatının 20 yılını Amerika’da geçirdiğini ve taşınmazın gerçek değerini bilebilecek tecrübe ve bilgisi bulunmadığını, geçirdiği ameliyat sonrasında psikolojik tedavi gördüğünü, ivazlar arasında nispetsizlik bulunduğunu ve gabinin unsurlarının gerçekleştiği gibi kamulaştırma resti nedeniyle manevi sıkıntıya girerek müzayaka halinde olduğunu, hataya düştüğünü ileri sürerek, tapu iptal ve tescil isteminde bulunmuştur.

Davalı, hak düşürücü sürenin geçirildiğini ve diğer iddialarında asılsız olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, hata olgusunun gerçekleştiği gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.

Karar, davacı ve davalı vekilleri tarafından süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 23.03.2010 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden vekili ile temyiz eden vekili geldiler, duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulünden sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahere Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü.

KARAR : Dava, tapu iptal ve tescil isteğine ilişkin olup, davacı 575 ada 22 parsel sayılı taşınmazdaki payının temlikinde davalı tarafça hata hileye düşürüldüğünü, temlikin gabin ile illetli bulunduğunu, böylece satıştaki iradesinin ifsat edildiğini ileri sürerek eldeki davayı açmıştır.

Bilindiği üzere; Sözleşmenin gabin nedeniyle illet olduğunun kabulü için edim ve karşı edim arasındaki nisbetsizliğin, taraflardan birinin diğerinin şahsında mevcut özel bir durumu bilerek, istismar etmesi, sömürmesi sonucu oluşması gerekir. Dar ve zor durumda kalmaları nedeniyle, sözleşme yapmaya, mallarını çok düşük bedel ile devretmeye sürüklenmiş kişileri korumak zayıfı güçlüye ezdirmek için hukukumuzu da düzenlemeler yapılmış Borçlar Kanunu’nun 21. maddesi ile aynen “bir akitte ivazlar arasında açık bir nispetsizlik bulunduğu takdirde eğer gabin mutazarrının muzayaka halinde bulunmasından veya hiffetinden yahut tecrübesizliğinden istifade suretiyle vukua getirilmiş ise mutazarrır bir sene zarfında akti feshettiğini beyan ederek verdiği şeyi geri alabilir” hükmü getirilmiştir.

O halde, gabinden söz edilmesi, objektif unsur olan edimler arasındaki aşırı nispetsizlik yanında bir tarafın darda kalma, tecrübesizlik, düşüncesizlik (hafişik) hallerinin bulunması, diğer yanın ise yararlanmak, sömürmek kastını taşıması biçiminde iki subjektif unsurun dahi gerçekleşmesine bağlıdır. Gabinin varlığı zarar görene (sömürülene), sözleşme tarihinden itibaren bir yıllık hak düşürücü süre içerisinde sözleşme ile bağlı olmadığını bildirerek iptal davası açıp iddiasını her türlü delille kanıtlama ve verdiğini geri isteme hakkı verir. Hemen belirtmek gerekir ki gabin davasında öncelikle edimler arasında aşırı oransızlık üzerinde durulmalı, objektif unsur isbatlandığı takdirde mutazarrırının kişiliği, yaşı, sağlık durumu, toplumdaki yeri, ekonomik gücü psikolojik yapısı gibi maddi, manevi yönler yani subjektif unsur derinliğine araştırılıp incelenmelidir.

Somut olayda; her ne kadar değerler arasında fark bulunmakta ise de; bu hususu gabin objektif unsurunu teşkil etmekte olup, gabinin varlığını kabul edilebilmesi için objektif unsurun yanında gerçekleşmesi gereken müzayakaya, düşme, tecrübesizlik ve hiffetsizlik unsurlarından bir veya birkaçı birleşmesi zorunludur. Davacı, temlike konu edilen çekişme konusu ettiği payı müstakil bir işlemle gerçekleştirmemiş, diğer paydaş olan Dilcen ve Atilla ile aynı akitle birlikte temlik etmiştir. Esasen mali olarak varlıklı olan davacının akit yapmakta tecrübesizliğinden, müzayaka halinden ve hiffetsizliğinden bahsedilmesine olanak bulunmamaktadır. Öyle ise anılan bu olgular yukarıda değinilen ilkelerle birlikte değerlendirildiğinde Borçlar Kanunu’nun 21. maddesinde ön görülen gabin koşullarının gerçekleşmediği sabittir.

Öte yandan davacı hileye maruz bırakıldığını kendisini taşınmazı temlik etmemesi halinde davalının kamulaştırma yetkisini kullanarak taşınmazı cüzi bir bedelle elde edebileceğini belirterek temlikin sağlandığını iddia etmiştir.

Bilindiği üzere; genel olarak bir kimseye irade beyanında bulunmaya, özellikle sözleşme yapmaya sevketmek için onda kasten hatalı bir kanı uyandırmak veya esasen var olan hatalı bir kanıyı koruma yahut devamını sağlamak şeklinde tanımlanır. Hata da yanılma hilede yanıltma söz konusudur. BK’nın 28/1 maddesinde açıklandığı üzere taraflardan biri diğer tarafın kasıtlı aldatılmasıyla sözleşme yapmaya yöneltilmişse hata esaslı olmasa bile aldatılan taraf için sözleşme bağlayıcı sayılamaz. Değinilen koşulların varlığı halinde aldatılan taraf hakkını kullanmak suretiyle hukuki ilişkiye geçmişe etkili (makable Şamil) olarak ortadan kaldırabilir ve verdiği şeyi geri isteyebilir.

Öte yandan, hile her türlü delille ispat edilebileceği gibi iptal hakkının kullanılması hiçbir şekle bağlı değildir. Hilenin öğrenildiği tarihten itibaren bir irade açıklaması, deŞ yahut veya dava yoluyla da kullanılabilir.

Somut olayda; davalının gerçekten de haiz olduğu kamulaştırma yetkisini kullanarak taşınmazı düşük bedelle elde edebileceği şeklinde davacının varsa bir iddiası buna karşı 2942 sayılı Kamulaştırma Yasası’ndan kaynaklanan hakları kullanarak taşınmazı gerçek değeri üzerinden elinden çıkartması olanaklıdır. Bir kimsenin yasada öngörülen mevcut hakkını dile getirmiş olmasının hile ve baskı unsuru olarak değerlendirilmesine olanak yoktur. Öyle ise, yukarıda değinilen kurallar gözetildiğinde davacının hileye maruz bırakıldığı da kabul edilemez.

Ayrıca, davacı taşınmazın hataya düşürülerek temlikin sağlandığını ileri sürmüştür.

Hemen belirtilmelidir ki, sözleşmenin konusu, niteliği ve ödenecek miktar gibi hususlarda dikkatsizliği veya bilgisizliği sonucu gerçek iradesine uymayan beyanda bulunmak suretiyle esaslı hataya düşen tarafın sözleşme ile bağlı sayılamayacağı kuşkusuzdur. Hemen belirtmek gerekirki, Borçlar Kanunu’nda esaslı hatanın tanımı yapılmamış, 24. madde sınırlayıcı olmamak üzere örnekler gösterilmiştir. Kısaca iç irade ile açıklanan irade arasındaki bilmeyerek yapılan uyumsuzluk olarak tanımlanan hatanın esaslı kabul edilebilmesi için, uygulamada ve bilimsel alanda ortaklaşa benimsendiği gibi, girişilen taahhüdün başlıca sebebini teşkil etmesi,daha açık söyleyişle hem yanılgıya düşen taraf, yönünden (subjektif unsur), hem de, iş hayatındaki dürüstlük kuralları (objektif unsur) açısından hataya düşülmese idi böyle bir sözleşmenin hiç veya açıklanan biçimde yapılmayacağının ispatlanması zorunludur.

Bu koşulların varlığı halinde hataya düşen taraf; isterse iptal hakkının kullanmak suretiyle hukuki ilişkiye geçmişe etkili (makable şamil) olarak ortadan kaldırılabilir ve verdiği şeyi geri isteyebilir. Yeter ki hatanın ileri sürülmesi BK’nın 25. ve MK’nın 2. maddesinde hükme bağlanan dürüstlük kurallarına aykırı olmasın. Hemen belirtmek gerekir ki, sözleşme yapılırken hataya düşen tarafın kusurlu bulunması sözleşmenin iptaline engel değildir. Ne var ki, BK’nın 26. maddesinde ön görüldüğü gibi hatayı bilmeyen veya bilecek durumda bulunmayan ve kusursuz olan karşı tarafın menfi, gerektiğinde müspet zararının ödenmesi gerekir.

Öte yandan, iptal hakkının kullanılması hiçbir şekle bağlı değildir. Hatanın öğrenildiği tarihten itibaren bir yıllık hak düşürücü süre içerisinde, sözleşmenin karşı tarafına yöneltilecek tek taraşı bir irade açıklaması ile bildirilebileceği gibi def’i veya dava yoluyla da kullanılabilir. Ayrıca hatanın varlığı her türlü delille ispat edilebilir.

Oysa somut olayda; dinlenilen tanıklar özellikle davacı ile birlikte payını temlik eden paydaş ve aynı zamanda davacının yeğeni olduğu anlaşılan Dilcen, davacının halası olduğunu ve paylarını birlikte sattıklarını satmadan önce halasının taşınmazın değeri bakımından emlakçıları dolaşarak Şyat konusunda bilgi edindiği ve ondan sonra temliki birlikte gerçekleştirdiklerini beyan etmiştir. Anılan bu olgular yine yukarıda değinilen kurallar çerçevesinde değerlendirildiğinde davacının pay temlik etmesinin hata ile illetli bulunduğu da söylenemeyeceği gibi satış sırasında iradesinin ifsat edildiği de düşünülemez. Bu nedenlerle davacının tüm temyiz itirazları yerinde değildir. Reddine.

SONUÇ : Hal böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken delillerin takdirinde yanılgıya düşülerek davanın kabul edilmiş olması doğru değildir. Davalının temyiz itirazları yerindedir, kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerden ötürü v e HUMK’un 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, 24.12.2009 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi’nin 14. maddesi gereğince gelen temyiz eden davalı vekili için 750.00.-TL. duruşma avukatlık parasının karşı taraftan alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 23.03.2009 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

T.C.

YARGITAY

CEZA GENEL KURULU

E. 2010/11-98

K. 2010/143

T. 08.06.2010

DAVA : Resmi belgede sahtecilik suçundan sanık Cumhur Ürgün'ün 765 Sayılı TCY'nın 349/2 maddesi yollamasıyla 342/1 ve 80. maddeleri uyarınca 2 yıl 4 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ilişkin Manisa Ağır Ceza Mahkemesince verilen 21/12/2005 gün ve 402-505 sayılı hükmün, sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 11.Ceza Dairesince 18/11/2009 gün ve 775-14327 sayılı ile,

“Toplanan deliller karar yerinde incelenip, yüklenen suçun sübutu kabul, oluşa ve soruşturma sonuçlarına uygun şekilde vasfı tayin, cezayı artırıcı sebebin nitelik ve derecesi takdir kılınmış, 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 7 ve 5349 sayılı kanunla değişik 5252 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun Yürürlük ve uygulama şekli hakkında kanunun 9. maddeleri uyarınca mahkemece 765 ve 5237 sayılı Yasa hükümleri olaya uygulanarak ortaya çıkan sonuçların denetime imkan verecek şekilde gösterilip birbiriyle karşılaştırılması suretiyle lehe yasa belirlenerek sonucuna göre hüküm kurulmuş ve incelenen dosyaya göre verilen kararda bir isabetsizlik görülmemiş olduğundan sanık müdafiinin yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle hükmün istem gibi onanmasına” karar verilmiştir.

Yargıtay C. Başsavcılığı ise 20.04.2010 gün ve 72746 sayı ile;

“Sanık Cumhur'un müşteki Serdar'ın aynı hesap numarası üzerinden keşide edip kendisine verdiği 30.08.2000 ve 27.09.2000 keşide tarihli iki adet çekin, keşide tarihlerini tahrifatla 20.01.2001 ve 27.01.2001 olarak değiştirdikten sonra tahrif ettiği iki adet çeki, beraat ettirilen sanık Gürsel'e aynı anda teslim ettiği, bu durumun Gürsel'in 16.01.2002 tarihli duruşmadaki beyanından açıkça anlaşılmış olması ve 5237 Sayılı TCK. 43/1 maddesinde, 765 sayılı TCK. 80 maddesinden farklı olarak “değişik zamanlarda” denilmek suretiyle aynı anda işlenen eylemlerde zincirleme suça ilişkin hükümlerin uygulanması olanağının bulunmaması karşısında, sanık Cumhur için, lehe yasanın 5237 sayılı TCK 204/1 maddesi olduğu halde, Yüksek Dairesinin, yerel mahkemenin sanık Cumhur hakkında müteselsil suç oluştuğundan bahisle 765 sayılı TCK 342/1, 80 maddeleri uyarınca vermiş olduğu mahkumiyet kararını onamış olmasının yerinde olmadığı düşünüldüğünden, onama kararının kaldırılmasına karar verilmesi istemiyle itiraz yasa yoluna başvurmuştur.

Dosya Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle, Ceza Genel Kurulu'nca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

TÜRK MİLLETİ ADINA

CEZA GENEL KURULU KARARI

Sanık Cumhur Ürgün'ün resmi belgede sahtecilik suçundan 765 sayılı TCY'nın 349/2 maddesi yollamasıyla 342/1 ve 80. maddeleri uyarınca 2 yıl 4 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilen somut olayda, Özel Daire ile Yargıtay C. Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; iki adet çek yaprağı üzerinde tahrifat yapan sanık hakkında resmi belgede sahtecilik suçundan hüküm kurulurken zincirleme suç hükümlerinin uygulanıp uygulanamayacağı ve buna bağlı olarak da somut olayda hangi yasanın sanık lehine olduğunun belirlenmesine ilişkindir.

Ceza Hukukunda yasadaki suç tanımına uygun olarak gerçekleşen her netice ilke olarak ayrı bir suç oluşturur ve fail kaç netice meydana getirmiş ise o kadar suç işlemiş sayılarak her birinden dolayı ayrı ve bağımsız cezalandırılır. Ancak bazı hallerde birden fazla netice meydana gelmiş olsa bile, faile meydana gelen netice kadar ceza verilmeyerek tek bir ceza verilmesi ile yetinilir. Biden fazla neticenin meydana gelmesine karşın faile tek ceza verilmesini gerektiren hallerden biri de zincirleme suçtur. Zincirleme suçta faile tek ceza verilirken, yasanın öngördüğü miktarda bir artırım da yapılması söz konusudur.

Zincirleme suç, 765 sayılı Yasanın 80. maddesinde; “bir suç işlemek kararının icrası cümlesinden olarak kanunun aynı hükmünü Birkaç defa ihlal edilmesi, muhtelif zamanlarda vaki olsa bile bir suç sayılır şeklinde düzenlenmişken, 5237 Sayılı Yasanın 43/1 maddesinin konumuza ilişkin ilk cümlesinde; “Bir suç işleme kararının icrası kapsamında, değişik zamanlarda bir kişiye karşı aynı suçun birden fazla işlenmesi durumunda, bir cezaya hükmedilir” biçiminde düzenlenmiştir.

765 Sayılı TCY'nda yer alan “muhtelif zamanlarda vaki olsa bile” ifadesi karşısında, aynı suç işleme kararı altında birden fazla suçun aynı zamanda işlenmesi durumunda diğer koşulların da varlığı halinde zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi olanaklıdır. Nitekim 765 sayılı TCY'nın yürürlüğü zamanında bu husus yargısal kararlarla kabul edilmiş ve uygulama bu doğrultuda yerleşmiştir. 5237 Sayılı TCY'nın 43/1 maddesinde bulunan, “değişik zamanlarda” ifadesi nedeniyle zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi için, suçların mutlaka değişik zamanlarda işlenmesi gereklidir ki, bunun sonucu olarak, aynı mağdura, aynı zamanda, aynı suçun birden fazla işlenmesi durumunda tek suçun oluşacağı kabul edilmiştir. Bu halde zincirleme suç hükümleri uygulanarak artırım yapılamayacak ancak bu husus TCY'nın 61. maddesi uyarınca temel cezanın belirlenmesinde göz önüne alınabilecektir.

Burada “aynı zaman” ve “değişik zaman” kavramları üzerinde de durulmalıdır. Yasada bu konuda bir açıklık bulunmadığından ve önceden kesin saptamaların yapılması olanaklı olmadığından, bu husus her somut olayın özelliği gözönüne alınarak değerlendirilmeli ve eylemlerin “değişik zamanlarda” işlenip işlenmediği belirlenmelidir. Bu bağlamda “aynı zamanda” kavramı dar yorumlanmayarak, çok kısa zaman aralıkları da, aynı zaman dilimi olarak kabul edilmelidir. Bu bakımdan birden fazla belge üzerindeki sahteciliğin kası zaman aralıkları da, aynı zaman dilimi olarak kabul edilmelidir. Bu bakımdan birden fazla belge üzerindeki sahteciliğin kısa zaman aralıkları da, aynı zaman dilimi olarak kabul edilmelidir. Bu bakımdan birden fazla belge üzerindeki sahteciğin kısa zaman aralığında yapılmış olması ya da birden fazla sahte belgenin kısa zaman aralığında üretilmiş olması halinde de bunların aynı zamanda düzenlendiğinin, başka bir ifadeyle “değişik zamanlarda” düzenlenmediğinin kabulü zorunludur.

5237 Sayılı Yasanın 43/1. maddesinde düzenlenen zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi için,

a- Aynı suçun değişik zamanlarda birden fazla işlenmesi,

b- İşlenen suçların mağdurlarının aynı kişi olması,

c- Bu suçların ayın suç işlem kararı altında işlenmesi gerekmektedir.

5237 sayılı Yasanın 43/1 maddesinin açıklığı karşısında öğretide de, zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi için suçların farklı zamanlarda işlenmesi gerektiği konusunda görüş birliği bulunmaktadır.

5237 Sayılı Yasanın 43/1 maddesinin açıklığı karşısında öğretide de, zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi için suçların farklı zamanlarda işlenmesi gerektiği konusunda görüş birliği bulunmaktadır.

Nitekim 2797 sayılı Yargıtay Yasası'nın 14. maddesi uyarınca evrakta sahtecilik suçlarına ilişkin hükümlerin temyiz incelemesini yapmakla görevli olan Yargıtay 11.Ceza Dairesi de, 5237 Sayılı TCY'nın yürürlüğe girmesinden sonra, birçok kararında 765 sayılı TCY'nın 80 ve 5237 Sayılı TCY'nın 43/1 maddeleri arasında bu noktadaki farkı vurgulamakta ve aynı anda birden fazla sahte evrakın düzenlenmiş olması halinde zincirleme suç hükümlerinin uygulanamayacağını ve bu hususun temel cezanın tayininde gözönüne alınması gerektiğini vurgulamaktadır.

Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

Sanığın, katılandan aynı anda aldığı birer milyar TL bedelli iki adet çekin keşide tarihlerini değiştirerek parafladığı ve arkasını ciro ederek beraat eden diğer sanığa olan borcuna karşılık verdiğinde bir uyuşmazlık bulunmamakta, sanığın suça konu iki adet çek yaprağı üzerindeki sahteciliği de dosya içeriği karşısında aynı zaman dilimi içinde gerçekleştirdiğinin kabulü gerekmektedir.

Yapılan bu tespitten sonra lehe yasanın belirlenmesine gelindiğinde, resmi belgede sahtecilik suçunun düzenlendiği 5237 Sayılı TCY'nın 204/1 maddesinde öngörülen ceza miktarı 2 ila 5 yıl, 765 Sayılı TCY'nın 342/1 maddesinde ise 2 ila 8 yıl hapis cezasıdır. Yerel mahkeme her iki yasayı karşılaştırırken 765 sayılı TCY'nın 342/1 ve 80 ile 5237 Sayılı TCY'nın 204/1 ve 43/1 maddelerini uygulayarak 765 sayılı Yasanın lehe olduğu sonucuna ulaşmıştır. İki adet çek yaprağı üzerinde aynı zaman diliminde yapılan sahtecilikten dolayı sanık hakkında 765 sayılı TCY'nın 80. maddesinin uygulanması olanaklı ise de, 5237 Sayılı TCY'ın 43/1 maddesi, madde metninde yer alan “değişik zamanlarda” ibaresi nedeniyle uygulanmamalı, ancak bununla birlikte birden fazla çek yaprağı üzerinde sahtecilik yapılmış olması olgusu Yasanın 61. maddesi uyarınca temel cezanın belirlenmesi sırasında gözönüne alınmalıdır.

Bu itibarla, tüm bu hususların değerlendirilerek 5252 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Yasa'nın 9/3 maddesi uyarınca suç tarihinde yürürlükte bulunan 765 Sayılı TCY ile sonradan yürürlüğe giren 5237 sayılı TCY'nın yukarıda açıklandığı şekliyle ilgili bütün hükümleri olaya uygulanarak ortaya çıkan sonuçların birbirleriyle karşılaştırılması suretiyle lehe yasanın yerel mahkeme tarafından tespiti gerekmektedir.

Bu itibarla Yargıtay C. Başsavcılığı itirazının kabulü ile Özel Daire onama kararının kaldırılmasına ve yerel mahkeme hükmünün bozulmasına karar verilmelidir.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;

1- Yargıtay C. Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,

2- Yargıtay 11. Ceza Dairesinin 18.11.2009 gün ve 775-14327 sayılı onama kararının KALDIRILMASINA,

3- Manisa Ağır Ceza Mahkemesinin 21.12.2005 gün ve 402-505 sayılı hükmünün BOZULMASINA,

4- Dosyanın mahalline gönderilmesi için Yargıtay C. Başsavcılığına TEVDİİNE, 08.06.2010 günü yapılan müzakerede oybirliği ile karar verildi.

T.C.

YARGITAY

1. CEZA DAİRESİ

E. 2009/10174

K. 2010/2

T. 13.01.2010

DAVA : Kasten yaralama suçundan sanık Murat'ın, 5237 sayılı TCK'nun 86/1, 86/3-e, 29/1, 62/1. maddeleri uyarınca 1 yıl 8 ay hapis (2 kez) cezasıyla cezalandırılmasına, 5271 sayılı CMK'nun 231/5. maddesi gereğince hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair Samsun 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 05/03/2009 tarihli ve 2005/217 Esas, 2009/35 Karar sayılı kararma müdahiller vekilince yapılan itiraz üzerine, katılanların zararının tespiti açısından beyanlarının alınarak, sanıktan bu zararı karşılayıp karşılamayacağı sorulmadığından itirazın kabulü ile anılan mahkemenin hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının kaldırılmasına ilişkin Samsun 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 14/04/2009 tarihli ve 2009/335 Değişik İş sayılı kararının, 5271 Sayılı Kanunun 231. maddesinin 6. fıkrasının “(c)” bendindeki zararın giderilmesi koşulunun yalnızca zarar suçları bakımından uygulanma yeteneğinin bulunması; sanığın sabıkasız olması ve herhangi bir zararın bulunmaması, 5271 Sayılı Kanunun 231. maddesinin uygulanması için gerekli şartların mevcut bulunması karşısında, Samsun 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nce 14/04/2009 gün ve 2009/335 Değişik İş sayılı karar ile, itirazın reddi yerine kabulüne karar verilmesinde isabet bulunmadığı vurgusuyla; Yüksek Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü'nün 07.07.2009 tarih ve 37425 sayılı istemlerine dayanılarak anılan kararın, 5271 sayılı CMK'nun 309. maddesi gereğince kanun yararına bozulmasına ilişkin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın 18/08/2009 tarih ve 182679 sayılı tebliğnamesine bağlı dava dosyası Yargıtay 3. Ceza Dairesi'nin 16/11/2009 gün ve 17535/20425 sayılı görevsizlik kararı ile birlikte Dairemize gönderilmekle okundu; gereği konuşulup düşünüldü.

KARAR : TÜRK MİLLETİ ADINA

1- KANUN YARARINA BOZMA İSTEMİNE İLİŞKİN UYUŞMAZLIĞIN KAPSAMI:

Uyuşmazlık, Samsun 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 05/03/2009 tarihli ve 2005/217 Esas, 2009/35 Karar sayılı ilamı ile kasten yaralama suçundan sanık Murat'ın, 5237 sayılı TCK'nun 86/1, 86/3-e, 29/1, 62/1. maddeleri uyarınca neticeten 1 yıl 8 ay hapis (2 kez) cezasıyla cezalandırılmasına ve 5271 sayılı CMK. nun 231/5. maddesi gereğince “hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına” ilişkin kararına vaki itirazın Samsun 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 14/04/2009 tarihli 2009/335 Değişik iş sayılı kararıyla itirazın kabulü suretiyle “hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının kaldırılması” yönündeki kararın; 5271 Sayılı Kanunun 231. maddenin 6. fıkrasının “c” bendine uygun olup olmadığının tespiti hususunda düğümlenmektedir.

2- HUKUKSAL DEĞERLENDİRME;

Öğretide “olağanüstü temyiz” olarak da isimlendirilen yasa yararına bozma yasa yolunun koşulları ve sonuçları 5271 sayılı CMK'nun 309 ve 310. maddelerinde düzenlenmiştir.

5271 Sayılı Yasanın 309. maddesinde Adalet Bakanlığı'na, 310. maddesinde ise Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'na tanınan bu yetki, hakim veya mahkemelerce verilip istinaf veya temyiz incelemesinden geçmeksizin kesinleşen karar veya hükümlerdeki hukuka aykırılığı gidermeyi amaçlayan olağanüstü bir yasa yoludur.

Bu biçimde kesinleşmiş bir karar veya hükümde hukuka aykırılık bulunduğunu öğrenen Adalet Bakanlığı, o karar veya hükmün Yargıtay'ca bozulması istemini, yasal nedenlerini açıklayarak, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına yazılı olarak bildirecektir.

Bunun üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'da hükmün veya kararın bozulması istemini içeren yazısına bu nedenleri aynen yazarak, Yargıtay Ceza Dairesi'ne verecek, ileri sürülen nedenlerin Yargıtay'ca yerinde görülmesi halinde karar veya hüküm yasa yararına bozulacak, yerinde görülmezse talep reddedilecektir.

5728 Sayılı Yasanın 562. maddesiyle değişik 5271 sayılı CMK'nun 231/5-6. madde ve fıkraları uyarınca; sanığa yükletilen suçtan dolayı yerel mahkemece yapılan yargılama sonucunda hükmolunan ceza iki yıl veya daha az süreli hapis veya adli para cezası ise; mahkemece hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilir.

Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilmesi için;

a) Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkum olmamış bulunması,

b) Mahkemece, sanığın kişilik özellikleriyle, duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate varılması,

c) Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi gerekir.

Kanun yararına bozma isteminde CMK'nun 231. maddenin 6. fıkrasının “c” bendindeki zarar gideriminin yalnızca zarar suçları bakımından uygulanma yeteneği bulunduğu biçimindeki düşüncenin uygulamada yer bulmadığı açıktır.

Şöyle ki: Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 03/02/2009 günlü ve 2008/11-250 esas, 2009/13 karar sayılı olup; “hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının objektif koşullarından birisi de suçun işlenmesi ile mağdurun veya kamunun uğradığı zararın aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tamamen giderilmesidir. Burada uğranılan zararlardan kastedilen maddi zararlar olup, manevi zararlar bu kapsamda değerlendirilmemelidir.

Maddi zararın bizzat sanık tarafından yerine getirilmesi gerekmeyip, sanık adına onun bilgisi ve rızası tahtında üçüncü kişiler tarafından da tazmin, aynen iade veya eski hale getirme suretiyle giderilmesi de olanaklıdır. Ancak, herhangi bir zararın doğmadığı veya zarar doğurmaya elverişli bulunmayan suçlar yönünden bu koşul aranmayacaktır. Örneğin 6136 Sayılı Yasanın 13. maddesine aykırılık suçunda herhangi bir zarar bulunmadığından zararın giderimi koşulu aranmaz.

Zararın belirlenmesinde hakim, ceza yargılamasında şahsi hak davasına yer verilmediği gerçeğini de göz önünde bulundurmak koşuluyla, kanaat verici basit bir araştırma yapmalı, hukuk hakimi gibi gerçek zararı tam anlamıyla saptamaya çalışmamalıdır. Zira 5271 Sayılı Yasanın 231. maddesindeki düzenleme, kişinin ileride hukuk mahkemesinde şahsi hak davası açmasına ve giderilmediğini düşündüğü gerçek zararın saptanarak kalan kısmın da hükmedilmesini istemi yönünden bir engel oluşturmamaktadır.” biçimindeki yol gösterici içtihadı olayımıza ışık tutmaktadır.

Samsun 2. Ağır Ceza Mahkemesi 05.03.2009 tarih ve 2005/317 Esas, 2009/35 Karar sayılı kararı ile kasten yaralama suçundan sanık Murat'ın neticeden 1 yıl 8 ay hapis (2 kez) cezasıyla cezalandırılmasına, sanığın sabıkasız oluşu, kişilik özellikleri, duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği düşüncesiyle CMK. nun 231/5 maddesi gereğince hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar vermiştir.

Katılan vekili, 11/03/2009 tarihinde bu karara, aynı yer 1. Ağır Ceza Mahkemesi nezdinde yasal sürede itiraz etmiştir, itirazı inceleyen Samsun 1. Ağır Ceza Mahkemesi, 14/04/2009 tarihli 2009/335 Değişik İş sayılı kararı ile, eylem sonucunda mağdurun uğradığı zararının tespiti yönünden anlatımlarının alınması ve sanıktan bu zararı karşılayıp karşılamayacağının sorulması gerektiği kanısıyla kararın kaldırılmasına karar vermiştir.

Kasten yaralama suçlarında maddi zararın doğması mümkündür. Tedavi ve sağlık giderleri v.b. zararlarının bu kapsamda değerlendirilmesi zorunludur.

Yapılan açıklamalar birlikte değerlendirildiğinde; somut olayda katılan mağdurun maddi zararının doğması muhtemel olduğundan, itiraz merciinin hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin kararın kaldırılması yönündeki kararında isabetsizlik bulunmadığı anlaşılmış ve “kanun yararına bozma” isteminin reddine karar vermek gerekmiştir.

SONUÇ : 21- Samsun 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 14/04/2009 tarihli ve 2009/335 Değişik iş sayılı kararının 5271 sayılı CMK. nun 309. maddesi uyarınca “kanun yararına bozulmasına” yönelik Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın isteminin REDDİNE, - Diğer işlemlerin yapılabilmesi için dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na TEVDİİNE, 13.01.2010 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

T.C.

YARGITAY

21. HUKUK DAİRESİ

E. 2009/9851

K. 2010/35

T. 18.01.2010

DAVA : Davacı, 1951 yılı Kasım ayına ait prim bordrosunda sigorta sicil numaranız olarak işlenmiş 3 günlük çalışmanın murisine ait olduğunun tesbitine karar verilmesini istemiştir.

Mahkeme ilamında belirtildiği şekilde, isteğin reddine karar vermiştir.

Hükmün davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi Zehra Ayan tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi.

KARAR : Davacı, 1951 yılı Kasım ayma ait prim bordrosunda sigorta sicil numarasız olarak "Mustafa Atılmış" adına gözüken 3 günlük çalışmanın murisi Mustafa Atılmış'a ait olduğunun tesbitini istemiştir.

Mahkemece, davanın hak düşürücü süre yönünden reddine karar verilmiştir.

İşveren, bir ay içinde çalıştırdığı sigortalının prime esas kazançlar toplamını, prim gün sayıları ile sigorta primlerini gösterir belgelerini yasada belirtilen sürede Kuruma vermekle yükümlüdür, işverenin bu yükümlülüğü yerine getirmemiş olması ile Kurumun çalışan sigortalıyı fiilen ya da kayden saptamamış olması hallerinde ise sigortalıya, hizmetlerini, alacağı ilam ile tespit ettirme ve bu suretle sigortalılık olanaklarından yararlanma hakkı yasaca tanınmıştır.

Sosyal Güvenlik Kurumu'na bildirimsiz geçen çalışmaların tesbitine ilişkin dava koşulları 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu'nun 79/10. maddesinde belirtilmiştir. Bunlar, 506 sayılı Yasa kapsamında sigortalı sayılma, yönetmelikte tespit edilen belgelerinin Kuruma verilmemiş ya da çalışmaların Kurumca saptanamamış olması ile anılan davanın hak düşürücü süre içerisinde açılmış olması şeklinde sıralanabilir. Bir diğer anlatımla, sigortalı, hak düşürücü sürenin işlemeye başladığı hizmetin geçtiği yılın sonundan itibaren beş yıl dolmadan bildirimsiz kalmış çalışmalarının tesbitini isteyebilecektir.

Kuruma bildirilen, ancak çeşitli nedenlerle farklı kişi adına ya da hatalı kimlik bilgileri ile kayda geçmiş, bu nedenle de, Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliği'nde öngörülen bilgileri tam ve doğru yansıtmayan kayıtların gerçeğe uygun hale getirilmesi ise çoğu zaman, uygulamada "aidiyet davaları" olarak adlandırılan, Kuruma bildirilerek primleri ödenmiş çalışmaların kime ait olduğunun -gerçek sigortalısının- belirlenmesine ilişkin tespit davaları ile sağlanır. Bu davalarda, yanlış olduğu iddia edilen kaydın, iddia sahibine aidiyeti ve giderek düzeltilmesi amaçlanmaktadır.

Hak düşürücü süre, Anayasa'nın 60. maddesi ile güvenceye kavuşturulan "sosyal güvenlik hakkı"na ilişkin hak arama özgürlüğünün çeşitli düşüncelerle sınırlandırılması anlamını taşımaktadır. Dikkate alınması gereken yön, demokratik toplumlarda, istisnai nitelikte olması gereken hak arama özgürlüğünün önündeki yasal engellerin, yasa koyucunun amaçlamadığı şekilde, diğer alanlara yayılmasının, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacağıdır. Belirtilen nedenlerle, bildirimsiz kalan hizmetlerin tesbiti yönünden öngörülen hak düşürücü sürenin, bir yönüyle Kurum kayıtlarının düzeltilmesini de amaçlayan aidiyet davalarına kıyas ya da yorum yoluyla uygulanması mümkün değildir. Anılan maddede yer verilen hak düşürücü süre, sadece fıkrada tanımlanan nitelikte, bildirimsiz geçen çalışmaların tesbitine ilişkin davalar yönünden uygulanma olanağına sahiptir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 19.09.2007 gün E:2007/21-600, K:2007/604 sayılı kararı).

Somut olayda, istek çalışıldığı ve primi ödendiği Kurum kayıtları ile sabit olan çalışmaların aidiyetine yönelik olup, bu tür davalarda 5 yıllık hak düşürücü sürenin uygulanma yeri yoktur. Bu nedenle, işin esasına girilip gerekli inceleme yapılmalıdır. Bu tür davalarda gösterilmesi gereken özen gereğince sağlıklı bir sonuca ulaşmak için, öncelikle gerek Sosyal Güvenlik Kurumu ve gerekse işverenler nezdinde bulunan davacının murisinin imzası ile fotoğrafını içeren işe giriş bildirgeleri yanında ücret tediye bordroları gibi belgeler celbedilip, imzanın ve fotoğrafın davacının murisine ait olup olmadığının belirlenmesi açısından Güzel Sanatlar Akademisi'nden seçilecek bilirkişi heyeti ya da Adli Tıp Kurumu ilgili ihtisas dairesi vasıtası ile benzerlik incelemesi yaptırılmalı, davacının murisini tanıması gereken müdür, şef, ustabaşı ve bordro kayıtlarına geçmiş arkadaşları tanık sıfatıyla dinlenmeli, tüm deliller birlikte değerlendirilerek sonucuna göre karar verilmelidir.

Mahkemece, bu maddi ve hukuki olgular gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

O halde, davacının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde davacıya iadesine, 18.01.2010 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Uzaktan Yardım

destek     

E-İMZA

E-imza nedir ? Ne işe yarar ?...

Devamını oku...

WEB TASARIM

Web Sitesi mi yaptırmak istiyorsunuz ? İnternet ortamından satışlarınızı arttırmak, dahada çok tanınmak mı istiyorsunuz ?

Devamını oku...

Toplam Ziyaretçi

Bugün31
Dün28
Haftalık31
Aylık941
Toplam36231
 e-imza